
İKRAM FIKHI
İslam Neyse o ... Allah daima üstündür... Allahü Ekber !!!


GÜZEL AHLAK İBADETİNİN YAPILIŞI
Güzel Ahlak iyi, hayırlı davranış/huy demektir. İslam Dininde güzel ahlakın yeri çok büyüktür. Neredeyse her amelimizi güzel ahlakın ışığında yapmalıyız.
Başlıca Erdemli Davranışlar;
- İffetini korumak
- Doğruluk
- Zina etmemek
- İftira atmamak
- Gıybet etmemek
- Yalan söylememek
- Başkalarına kötü davranmamak
İSLAMDA GÜZEL AHLAK
Ahlak Kelime Kökeni
~ Ar aχlāḳ أخلاق [çoğ.] yaradılış, huylar < Ar χulḳ خلق [#χlḳ] yaradılış → halk2
GÜZEL AHLAK HAKKINDA AYETLER
Kalem Suresi 68.4. Ayet: Diyanet Meali:
Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
Nuh Suresi 71.27. Ayet: Diyanet Meali:
Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.
GÜZEL AHLAK HAKKINDA HADİSLER
Hadis: Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların en güzel ahlâklısı idi.
Buhârî, Edeb 112; Müslim, Mesâcid 267, Edeb 30. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 1; Tirmizî, Birr 69
Hadis: Yine Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
Ben Resûlullah’ın ellerinden daha yumuşak ne bir atlasa ne de bir ipeğe dokundum.
Resûlullah’ın kokusundan daha hoş bir râyiha koklamadım.
Resûlullah’a tam on yıl hizmet ettim. Bana bir defa bile “öf!” demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı “Niye böyle yaptın?”, demediği gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle “Şöyle yapsan olmaz mıydı?” da demedi.
Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 82
Hadis: Sa’b İbni Cessâme radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir yaban eşeği hediye etmiştim. Fakat Resûlullah onu kabul etmeyip bana geri verdi. Yüzüme bakıp da üzüldüğümü görünce:
“Hediyeni ihramda olduğumuz için almadık” buyurdu.
Buhârî, Cezâü’s-sayd 6, Hibe, 6, 17; Müslim, Hac 50-54. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Menâsik 40; Tirmizî, Hac 26; Nesâî, Menâsik 79; İbni Mâce, Menâsik 92
Hadis: Nevvâs İbni Sem’ân radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sordum. Buyurdu ki:
“İyilik güzel ahlâktan ibarettir.
Günah ise kalbini tırmalayıp durduğu halde insanların bilmesini istemediğin şeydir.”
Müslim, Birr 14, 15. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 52
Hadis: Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerinde ve hareketlerinde hiçbir çirkinlik bulunmadığı gibi, çirkin olan hiçbir şeye de özenmezdi. Şöyle buyururdu:
“Hayırlınız, ahlâkı güzel olanınızdır.”
Buhârî, Menâkıb 23, Fezâilü ashâbi’n-nebî 27, Edeb, 38-39; Müslim, Fezâil 68. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 47, 69
Hadis: Ebü’d-Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde mü’min kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder”
Tirmizî, Birr 61
Hadis: Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:
- İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye soruldu.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’a saygı (takvâ) ve güzel ahlâktır” buyurdu.
- İnsanları cehenneme en fazla götürecek şey nedir? diye sorulunca da:
- “Ağız ve cinsel organdır” buyurdu.
Tirmizî, Birr 62. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 29
Hadis: Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Mü’minlerin iman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.”
Tirmizî, Radâ’ 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünne, 15; İbni Mâce, Nikâh 50
Hadis: Âişe radıyallahu anhâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Bir mü’min, güzel ahlâkı sayesinde, gündüz oruç tutup gece namaz kılan kimselerin derecesine ulaşır.”
Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 62
Hadis: Ebû Ümâme el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Haklı bile olsa çekişip didişmeyen kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim.
Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim.
İyi huylu kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefilim.”
Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 58; İbni Mâce, Mukaddime 7
Hadis: Câbir ibni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İyi huylu olanlarınız, içinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın mesafede bulunacak kimselerdir. Güzel sohbet ediyor dedirmek için uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler ve bilgiçlik etmek için lugat paralayanlar ise en sevmediğim ve kıyamet günü bana en uzak mesafede bulunacak kimselerdir.”
Ashâb-ı kirâm:
- Yâ Resûlallah! Güzel sohbet ediyor dedirmek için uzun uzun konuşanları, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenleri biliyoruz. Fakat bilgiçlik taslamak için lugat paralayanlar (mütefeyhik) dediğiniz kimlerdir? diye sorduklarında:
- “Kibirlenen kimselerdir” cevabını verdi.
Tirmizî, Birr 71
ANLAŞILAN :
Ahlak Nedir
Ahlâk Arapça’da “seciye, tabiat, huy” gibi mânalara gelen hulk veya huluk kelimesinin çoğuludur.
Sözlüklerde çoğunlukla insanın fizik yapısı için halk, mânevî yapısı için hulk kelimelerinin kullanıldığı kaydedilir (Lisânü’l-ʿArab, “hlk” md.).
Başta hadisler olmak üzere İslâmî kaynaklarda hulk ve ahlâk terimleri genellikle iyi ve kötü huyları, fazilet ve rezîletleri ifade etmek üzere kullanılmış; özellikle iyi huylar ve faziletli davranışlar hüsnü’l-huluk, mehâsinü’l-ahlâk, mekârimü’l-ahlâk, el-ahlâku’l-hasene, el-ahlâku’l-hamîde, kötü huylar ve fena hareketler ise sûü’l-huluk, el-ahlâku’z-zemîme, el-ahlâku’s-seyyie gibi terimlerle karşılanmıştır.
Güzel Ahlak
İslam Dininde güzel ahlak diyince aklımıza ilk günahtan sakınmak gelir.
Ama güzel ahlak sadece günahlardan sakınmak da değildir.
İslamın emrettiği erdemleri taşımak, yasaklarından sakınmakta güzel ahlaktır.
“İyilik güzel ahlâktan ibarettir.
“Hayırlınız, ahlâkı güzel olanınızdır.”
“Kıyamet gününde mü’min kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder”
Peygamber Efendimizin Ahlakı
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların en güzel ahlâklısı idi.
Ben Resûlullah’ın ellerinden daha yumuşak ne bir atlasa ne de bir ipeğe dokundum.
Resûlullah’ın kokusundan daha hoş bir râyiha koklamadım.
Resûlullah’a tam on yıl hizmet ettim. Bana bir defa bile “öf!” demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı “Niye böyle yaptın?”, demediği gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle “Şöyle yapsan olmaz mıydı?” da demedi.
Güzel Ahlak Cennete Götürür
Bizi cennete götürecek amel, Allah’a saygı (takvâ) ve güzel ahlâktır.
Mü’minlerin iman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.
Haklı bile olsa çekişip didişmeyen kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim.
İyi huylu olanlarınız, içinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın mesafede bulunacak kimselerdir.
“İNSAN ONURU” İZZET VE ŞEREF
Yazar:Mukadder Ârif YÜKSEL, Kategoriler:212.Sayı, Eğitim
Onur ya da şeref, insanî değeri, üstün ve erdemli olma hâlini ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de bu durum için “izzet” kelimesi kullanılmıştır. Eskiden itibar, vakar, şeref ve haysiyeti ifade etmek için kullanılan “izzet-i nefs” tabirinin yerini son yüzyılda “onur” kelimesi almıştır. Onur kelimesi, Kur’anî bir kelime olan izzet kelimesi ile birlikte ele alındığında ahlakî bir zemine oturmaktadır.
İzzet kelimesi sözlükte, üstünlük, şeref, haysiyet, güçlü ve kuvvetli anlamına gelir. İzzet, her şeye galip gelen güçtür.
Şeref kelimesi sözlükte, Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, onur.
İnsan, Allah’ın en güzel eseri1 olması bakımından değerlidir. Her insan, insanlığın şerefli bir ferdi olarak toplumda yer almak ve bu şekilde tanınmak ister. Her dünya görüşünün de, kendi değer yargılarına göre bir onur ve şeref ölçüsü vardır. Kimi, mal, mülk ve servetle, kimi şöhretle, kimi üst düzey makamla, kimi kariyerle, kimi aile, kabile, memleket ve ırkı ile kimi de erdemli bir şahsiyetle onurlanmak ister.
İnsanın nefsi, servet, makam ve otoriteye sahip olarak güçlü olma arzusundadır. Nefis, izzet ve şerefi, dünyevî varlıkta ve otoritede arar. İslâm bize, mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu ve Kadir-i Mutlak (eşsiz güç ve kudret sahibi)’ın da Allah olduğunu öğretir. Bunu idrak eden mü’min de ancak gerçek gücün sahibine mensup olarak izzet ve şeref sahibi olacağına inanır.
Allahu Teâlâ, “Dualarınız da olmasaydı, Allah size ne diye değer verecekti.”2 buyuruyor. Bu âyetten izzet, onur ve şerefin, dua ile gerçek gücün sahibine yakınlıkla ve O’na mensubiyetle elde edilebileceği anlaşılmaktadır.
Uhud Savaşı’nda, İslâm ordusundan ayrılan 300 kişilik bir münafık güruhunun sözcüleri;
“Onlar, ‘And olsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.’ diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, Peygamber’inin ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.”3
Öz itibarı ile insan onurlu bir varlıktır. Zira Allahu Teâlâ, başlangıçta insanı şerefli ve üstün bir varlık olarak yaratmıştır:
“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”4
İlahi bir lütuf olan insanî onur, günahlarla ve zararlı alışkanlıklarla zayi edilmektedir. İnsanî onurun korunabilmesi için insanî ve İslâmî değerlere uygun yaşanması, güzel ahlakın kişilikle bütünleşmesi gerekir.
Mü’min, davranışları ve yaşam tarzı İslâm ahlakının temel prensiplerine göre şekillenmiş kişidir, münafık ise İslâm ahlakını sureta taklit eden fakat onu içselleştirememiş kimsedir. Dikkat edilirse onuru zedeleyen hususların çoğu münafıklığın alametleridir. Münafıkların kendilerine ait özgün kişilikleri yoktur. Münafıklar, her dönemin ve her ortamın adamıdır. Duruma göre vaziyet alırlar. Bu sebeple münafıklar (ikiyüzlüler), dünyanın en onursuz ve şerefsiz şahsiyetleridir.
Ashab-ı Kiram’ın övülen ve örnek gösterilen vasıfları Kur’an’da şöyle zikredilmiştir:
a) Beşerî münasebetlerde muhataba göre davranma:
“(Onlar) kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, mü’minlere karşı merhametlidirler.”5
b) Gerçek onur ve izzetin kaynağı:
“Her kim şeref ve izzet istiyorsa bilsin ki izzet bütünü ile Allah’a aittir. Güzel sözler ancak Ona yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.”6
Onurunu kaybedenler, sığındıkları güce adeta taparlar. Gücün gerçek sahibini göremeyenler ve aşağılık kompleksine kapılmış olanlar, Allah’tan başkasına taparak ve sığınarak yaratılışta Allah’ın kendilerine bahşetmiş olduğu onuru da kaybetmiş olurlar.
Çoğunlukla insanlar, şeref ve itibarı, mal, mülk ve servette ararlar. Kimseye muhtaç olmadan yaşamak da onurdur ancak sırf itibar için mülk edinmek, para ve mal biriktirmek kişiyi servetin bağımlısı hâline getirir. Bu durumda insan mala değil, mal insana sahip olur. Bu da onursuzluğa yol açar. Makam sahibi olmayı ihtiras hâline getirmek de böyledir.
Bazıları, yüksek modelli araba kullanarak ve konforlu konutlarda yaşayarak onurlu ve mutlu olacaklarını zannederler. Bunlar, kaybettiği onuru yanlış adreste arayan kimselerdir.
Bazıları da zengin ve soylu bir aileye mensubiyetle onurlu olunacağını düşünür. Asil bir aileden olmak bir onur olabilir ama onurlu kalmak için ailevî mensubiyet tek başına yeterli değildir.
Özgün ve olgun bir kişiliğe sahip olamayanlar bir iş yapacağı zaman, “El âlem ne der?”, diye düşünür. Onurlu mü’minler ise “Allah ne der?”, diye düşünür ve ahirette Allah’a vereceği hesabı göz önünde bulundurur. Yararlı bir işi, insanların mülahazalarından çekinerek ertelemek ya da iptal etmek onursuzluktur. Zira böyle davranan biri, başkalarının değerlendirmesini kendi iradesinden üstün tutmuş olmaktadır. Sırf insanlara yaranmak için yapılan işlerde hayır ve bereket yoktur. Ayrıca insanların beğenisine güven de olmaz, bugün yücelttiğini yarın alçaltabilir. Önemli olan Allah’a yaranmaktır. Allah, kendi sevdiklerini kullarına da sevdirir.
Peygamberimiz (s.a.v.) Veda Hutbesi’ne, insan onuruna, can ve mal dokunulmazlığına dikkat çekerek başlamıştır:
“Şüphesiz şu beldeniz (Mekke), şu ayınız (hac), şu gününüz (arife) nasıl haramsa (korunmuşsa),kanlarınız ve mallarınız da birbirinize haramdır.(Her türlü tecavüzden korunmuştur.)”7 İslâm, insanlık onurunu ayaklar altına alan kölelik ve cariyeliği ortadan kaldırmak için bazı teşvikler getirmiştir. Cahiliye Dönemi’nde siyahî bir köle olan Bilal-i Habeşi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in müezzini olma şerefine ermiştir. Peygamberimiz, sefere çıkardığı son ordunun başına komutan olarak azatlı bir kölenin oğlu olan on dokuz yaşındaki Üsame bin Zeyd’i tayin etmiştir.
Cahiliye Dönemi insanlarının onur ve itibarda değer ölçüsü, kabileleri, kabilelerinin kişi sayısı ve biriktirdikleri servet idi. Müşrikler, kabileleri ve kabilelerine mensup kişilerin sayıları ile övünüyorlardı.8 Zayıfın toplumda hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu. Mehmet Akif o günkü insanın güçsüze yaklaşımını şöyle açıklıyor:
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
İslâm insanlığı, onurunu gücünden alan Cahiliye anlayışından, gücünü onurundan olan insanî anlayışa sevk etmiştir. İslâm’ın getirdiği temel insanî ve ahlakî prensiplerle onur, belli kesimlere imtiyaz sağlayan bir unvan olmaktan çıkmış, ahlakî prensiplere uyan herkesin temel vasfı hâline gelmiştir.
İnsanlık kavramı, insan onurunu, insanın izzet ve şerefini, haysiyetini, hak ve hürriyetini ifade eder. Onurun olmadığı yerde ahlak, ahlakın olmadığı yerde ise insanlık olmaz. Ahlakî bir erdem olarak insanlık onuru, insanla birlikte her zaman ve her yerde bulunması gereken hayatî bir değerdir.
Kaynaklar
1. 95/Tin, 4.
2. 25/Furkan, 77.
3. 63/Münafikun, 8.
4. 17/İsra, 70.
5. 48/Fetih, 29.
6. 35/Fatır, 10.
7. Müslim, Hac, 147.
8. 102/Tekasür, 1-2.
İSLAMDA DOĞRU YOLU TUTTURMAK HAKKINDA
Hadis: Dosdoğru Yolu Tutturunuz
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç biriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez.” Dediler ki:
- Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın elçisi?
- “(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!
Müslim, Münâfikîn 76, 78. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 18, Merdâ 19; İbni Mâce, Zühd 20
Hadis: Doğru Yolu Tutturan Hep Dopru Yolu Tutturur
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S. a. v.) bize şöyle bildiriyor;
Bir Kere doğru yolu tutturan hep doğru yolu tutturur.
Buhari, Müslim
Açıklama: Bir kere dosdoğru yolu tutturan hep doğru yolu tutturur. Çünlü doğru olmayı sever. Döğru olmak huzur verir. Yalancılık ise kendisini kötü hissettirir. Çünlü kişi yalancı olduğunu da doğru olduğunu da bilir.
ANLAŞILAN :
Dosdoğru olunuz yalandan uzak durunuz.
Bir kere dosdoğru yolu tutturan hep doğru yolu tutturur. Çünlü doğru olmayı sever. Doğru olmak huzur verir. Yalancılık ise kendisini kötü hissettirir. Çünlü kişi yalancı olduğunu da doğru olduğunu da bilir.
EDEP VE HAYA NEDİR
Edep Kelime Kökeni
~ Ar ˀadab أدب [#Adb msd.] terbiye, incelik, düzgün davranış ve yazı < Ar ˀadaba أدب konuk ağırladı, terbiyeli ve kültürlü davrandı.
Haya Kelime Kökeni
Arapça ḥyy/ḥyw kökünden gelen ḥayāˀ حياء "utanma, utangaçlık" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ḥayā "utandı" fiilinin masdarıdır.
Edep
Edep (edeb) kelimesinin etimolojisi ve en eski mânaları hakkında farklı görüşler vardır. “Ziyafete davet etmek” anlamındaki edb veya “zarif ve edepli olmak” anlamındaki edeb masdarından isim olan kelimenin sözlüklerdeki başlıca mânaları “davet, iyi tutum, incelik ve kibarlık, hayranlık ve takdir” şeklinde gösterilir (Lisânü’l-ʿArab; “edb” md.; Fîrûzâbâdî, el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ, “edb” md.).
Bütün Arap dilcileri edep kelimesinin edb kökünden geldiğini kaydederken müsteşrik Vollers ve C. A. Nallino, kelimenin aslının “sünnet”le eş anlamlı olan de’b olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunlardan Nallino, eskilerin bu kelimeden sadece sünneti, yani sonraki nesiller için birer kural olan gelenekleri anladıklarını belirtir. Başka bir deyişle edep, Câhiliye Arapları’na göre kişinin takip etmek zorunda olduğu eski geleneklerin toplamıdır. İslâm’dan önceki şiirde de’b kelimesi “sünnet” ve “edep” anlamında sıkça kullanılmaktaydı. Şu var ki edep de’bden değil bunun çoğulu olan âdâbdan türetilmiştir, yani âdâb kelimesinin asıl tekili de’b olmakla birlikte zamanla Araplar de’bi unutarak onun yerine aynı anlamda edebi kullanmışlardır (Nallino, s. 12-14). Ancak en eski ve güvenilir Arapça sözlüklerin hiçbirinde edebin aslının de’b olduğuna dair bir bilgi bulunmadığı gibi çağdaş Arap araştırmacıları ve edebiyat tarihçileri de herhangi bir belge ile teyit edilemeyen bu görüşü isabetsiz bulmuşlardır (meselâ bk. Şevkī Dayf, I, 7-8; Tâhâ Hüseyin, I, 25). İbn Manzûr edep kelimesinin kökünün edb olduğunu söyler ve bunun “davet etme” mânasına geldiğini belirtir. Nitekim aynı kökten gelen üdbe, me’debe (me’dübe) kelimeleri “ziyafet yemeği, düğün yemeği” anlamında sıkça kullanılmıştır (Lisânü’l-ʿArab, “edb” md.; İbn Kuteybe, s. 162, 558).
Kur’ân-ı Kerîm’de edep veya bundan türetilmiş herhangi bir kelime geçmez. Ancak dört âyette (Âl-i İmrân 3/11; el-Enfâl 8/52, 54; el-Mü’min 40/31) “âdet, alışkanlık, eskilerin uygulamaları” anlamında de’b, bir âyette (Yûsuf 12/47) aynı mânada deeb, başka bir âyette de (İbrâhîm 14/33) “sürekli” anlamında dâibeyn kelimeleri yer almaktadır. Hadislerde ise hem edep hem de çoğulu âdâb ile aynı kökten fiil ve isimler kullanılmıştır (Wensinck, el-Muʿcem, “edb” md.).
Abdullah b. Mes‘ûd’un rivayet ettiği ve sözlük yazarlarının edebin kökündeki “davet” anlamı ile sonradan kazandığı “iyi alışkanlıklar” anlamı arasında münasebet kurmak için faydalandıkları bir hadiste, “Gerçekten bu Kur’an Allah’ın bir sofrasıdır (me’dübetullâh); O’nun sofrasından gücünüz yettiğince bilgi toplamaya çalışın” denilmektedir (Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1). Başka bir hadiste ise yine Kur’an’dan “Allah’ın edebi” diye söz edilmesi (Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1) ilgi çekicidir. Bu şekilde etimolojik bakımdan ortak bir kökten gelen me’debe ve edep kelimelerinin, her iki hadiste aynı şeye (Kur’an’a) nisbet edilmek suretiyle anlam olarak da ortak oldukları, böylece hadis dilinde edebin hayırlı ve yararlı bilgilerle davranış alışkanlıklarını ifade ettiği, Kur’an’ın bu bilgi ve davranışları sergileyen bir ilâhî edep kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.
Haya
Sözlükte “utanma, çekinme; tövbe, vazgeçiş” vb. anlamlara gelen hayâ kelimesi, ahlâk terimi olarak “nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terketmesi” (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥyy” md.; et-Taʿrîfât, “el-ḥayâʾ” md.); “kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terkedilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntı” (Kādî İyâz, I, 152) gibi değişik şekillerde açıklanmıştır. Arapça’da “kınama, yergi; onur kırıcı tutum ve davranış” mânalarına gelen âr kelimesi de (Lisânü’l-ʿArab, “ʿayr” md.; Kāmus Tercümesi, “ʿayr” md.) Türkçe’de genellikle hayânın eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de üç âyette hayâ kelimesinin türevleri geçmektedir. Kasas sûresinde, Hz. Şuayb’ın kızlarından birinin Hz. Mûsâ ile utanarak konuştuğu (28/25); Ahzâb sûresinde, bazı müslümanların Resûl-i Ekrem’i uygunsuz zamanlarda rahatsız ettikleri, fakat onun hayâsından dolayı bu rahatsızlığını ifade edemediği, ancak Allah’ın gerçeği bildirmekten hayâ etmeyeceği (33/53) belirtilmekte; başka bir âyette ise müşriklerin Kur’an’da arı, karınca, sinek gibi küçük yaratıkların örnek olarak gösterilmesinin fesahatle bağdaşmadığı yolundaki iddialarına karşı, “Şüphesiz Allah -gerçeği açıklamak için- sivri sineği ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten hayâ duymaz” şeklinde cevap verilmektedir (el-Bakara 2/26). İslâm âlimleri, bu âyeti ve aynı yöndeki hadisleri (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ḥyy” md.) delil göstererek hayâ kavramının Allah hakkında kullanılabileceğini, ancak bu durumda kelimenin beşerî duyguları ifade eden “utanma, sıkılma” gibi anlamlarda değil “kötü ve çirkin bir işi yapmayı zâtına lâyık görmeme, daima iyi olanı yapma” şeklinde anlaşılması gerektiğini belirtmişlerdir (meselâ bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥyy” md.; Zemahşerî, I, 263; Fahreddin er-Râzî, II, 132). A‘râf sûresinin 26. âyetinde geçen “libâsü’t-takvâ” sözü de hemen bütün müfessirlerce insanın yaratılıştan sahip olduğu, onun ruhunu bezeyip ahlâkını koruyan hayâ şeklinde yorumlanmıştır.
Kaynak: Tdv İslam Ansiklopedisi
ANLAŞILAN :
Edeb; terbiye, incelik, düzgün davranış ve kültürü ifade eder.
Haya; utanma, utangaçlık demektir.
Edep ve haya bizlerde bulunması gereken erdemli hallerdir. Edepli yani düzgün davranmalıyız. Yani ialam Ahlakını hayatımıza yansıtmalıyız.
Haya utanmaktır, Allah' tan kuldan utanmalı ve günah işlemekten sakınmalıyız.
Utanmak iyidir, bizi günahlardan uzak tutar.
EDEP VE HAYA TEFSİRİ
Bakara Suresi 2.169. Ayet: Diyanet Meali:
Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.
Bakara Suresi 2.169. Ayet: Diyanet Meali:
O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Hadis: Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir gün ashâbına,
“Allah’tan hakkıyla hayâ ediniz!” buyurdu. Ashab,
“Yâ Resûlallah! Biz zaten Allah’tan hayâ ediyoruz, elhamdülillah!” şeklinde karşılık verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, sözlerine şöyle devam etti. “Hayâ, sadece sizin anladığınız manada değildir. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, bütün organları her türlü günah ve haramdan korumaktır. Dünyanın geçici nimetlerine aldanmamaktır. Ölümü ve ölümden sonraki hayatı asla unutmamaktır."
Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 24.
Hadis: Peygamberimiz (s.a.v)'in yanında yetişen Enes bin Malik (r.a.) ise Efendimiz'in (s.a.v) hayâsını şöyle ifade eder: Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, kesinlikle hakaret etmez, mübarek ağızlarından kaba bir söz çıkmaz ve lanet etmezdi. Birimize kızacak olduğunda sadece:-"Allah iyiliğini versin, ona ne oluyor ki!..." derdi. (Buhari, Edeb)
Hadis: (Allahü teâlâdan haya edin! Allah’tan haya eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar.) [Tirmizi]
Hadis: (Haya, baştan başa hayırdır.) [Müslim]
Hadis: (Her dinin bir ahlakı vardır. İslamiyet’in ahlakı da hayadır.) [İbni Mace]
Hadis: (Hayasız olan hep kötülük eder.) [İbni Mace]
Hadis: (Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, çirkin söz söylemez ve hayasız değildir.) [Tirmizi]
Hadis: (Haya insan olsaydı, salih biri, fuhuş insan olsaydı, kötü biri olurdu.) [Taberani]
Hadis: (Haya ile iman bir aradadır. Biri giderse, öteki de durmaz.) [Hakim]
ANLAŞILAN :
Edep
İslam inamcına göre yaşamaktır. Edepsiz deyince günahkar ve fasık demiş oluruz.
Haya
“Hayâ, sadece sizin anladığınız manada değildir. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, bütün organları her türlü günah ve haramdan korumaktır. Dünyanın geçici nimetlerine aldanmamaktır. Ölümü ve ölümden sonraki hayatı asla unutmamaktır."
(Allahü teâlâdan haya edin! Allah’tan haya eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar.)
Haya, baştan başa hayırdır.
Her dinin bir ahlakı vardır. İslamiyet’in ahlakı da hayadır.
Hayasız olan hep kötülük eder.
Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, çirkin söz söylemez ve hayasız değildir.
İSLAMDA ERKEK VE KADINLARIN İFFETİNİ KORUMASI, ZİYNETLERİNİ HAKKINDA
İFFET VE ZİYNET HAKKINDA AYETLER
Araf Suresi 26. Ayet: Diyanet Meali:
Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah'ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).
Araf Suresi 31. Ayet: Diyanet Meali:
Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.
Araf Suresi 32. Ayet: Diyanet Meali:
De ki: "Allah'ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında mü'minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz."
Hud Suresi 15. Ayet: Diyanet Meali:
Kim yalnız dünya hayatını ve onun zinetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar.
Nur Suresi 30. Ayet: Diyanet Meali:
Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.
Nur Suresi 31. Ayet: Diyanet Meali:
Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!
İFFET, ZİYNET HAKKINDA HADİSLER
Hadis: Avret Bakmak
Peygamber Efendimiz de: "Erkek erkeğin âvretine, kadın da kadının avretine bakmasın", (Müslim, hayz 7; Tirmizî, edep 38; Ibn Mâce, taharet l37; Müsned NI/63.)
Hadis: Avret Örtüsü
"Ergin, olmuş bir kadının namazını Allah başörtüsüz kabul etmez" (Tirmizî, salat 160; Ibn Mâce, taharet 132; Müsned VI/150, 218, 259.),
Hadis: Avret Bakmak Göz Zinası
"Şehvetle bakmak gözün zinâsıdır" (Buhârî, isti`zan 12, kader 9; Müslim, kader20, 21; Ebû Dâvûd, nikâh Müsned N/276.),
Hanefîlere Göre Avret
Avret yerlerinin örtülmesi Kur`ân-ı Kerîm ve hadislerle emredildiği için, bunda bilginlerin söz sahibi olamayacağını ve bunu hepsinin sözbirliği ile kabul ettiğini daha önce söylemiştik. Ancak erkeğin göbeği ile dizkâpağı arası dışında kalan yerleri ile, kadının elleri, ayakları ve yüzünün avret olduğu bildirilir.
Kendi Kadınlarına Göre Avret
Kadının "Kendi Kadınlarına" göre avreti, erkeğin erkeğe göre avreti gibidir, yani göbeği ile dizkapağı arasından ibarettir. Ancak Imam Azam`dan bir rivayete göre, kadının "Kendi Kadınları"na göre avreti de, mahremi olan erkeklere göre avreti gibidir, karnını ve sırtını da gösteremez. (Zeylaî, Tebyîn VI/18.)
ANLAŞILAN :
Mescidlere vücudu bakımına dikkat ederek, güzel ve temiz elbiseler giyerek gidin. İsraf etmeyin.
İslamda Avret:
Zinet: Takı, süs eşyası. Hazine.
Avret Kelime Kökeni: ~ Ar ˁawra ͭ عورة [#ˁwr msd.]
1. ayıplı ve özürlü olma, ayıp, kusur,
2. edep yerleri ~ İbr ˁerwah ערוה çıplaklık, edep yerleri, ayıp < İbr #ˁrh ערה çıplak olma, (edep yerlerini) örtmeme (= Akad ūru (özellikle kadının) edep yeri ) → ari1
Allah' ın helal kıldığı zîneti kimse haram sayamaz.
Ziynetlerini ahiret hayatına tercih etmeyiniz.
Irzınızı Koruyun, Haramdan Sakının
Mü'min erkekler gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusun, kadınların cinsel isteklerine karşılık vermesinler.
Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.
(Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (Avret, Kocasına saklı Hazinesi) (yer)lerini göstermesinler.
Avret Yerlerini eşlerinden başkasına göstermesinler.
Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Türban)
Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.
Avret Yerleri
Erkeğin avreti göbek deliği ile diz kapağı arasıdır.
Kadının avreti El ve yüz gibi görünen kısımları dışında kalan her yeridir.
Kadının kadına avreti göbek deliği ile diz kapağı arasıdır.
Avretini başkasına göstermek haramdır.
Kadın avret Yerlerini ancak dini nikahlı eşine gösterebilir.
İslamda Ziynet:
Zinet: Takı, süs eşyası. Hazine. Süslenmek insan tabında varolan arzulardan biridir. İnsanoğlu, daha güzel görünmek için en eski zamanlardan beri altın, gümüş, bakır vb.
Ziynet Kelime Kökeni: ~ Ar zīna ͭ زينة [#zyn mr.] a.a. < Ar zāna زان süsledi, bezedi
Ziynet Süs eşyası veya süs elbisesi manalarını gelir. Bu elbiselere iç elbisesi denir. Bunlar iç çamaşırı değildir. İç elbise den kasıt dışarda değil içerde giyilen dolayısıyla da dışarıda giyilene de dış elbisesi denir.
İslamda ziynetlerini göstermeyin deyince aynı şekilde süs Elbiseleri ve süs takıları ve süs için sürülen makyaj malzemeleri manasındadır.
Ancak ziynetlerini;
Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler.
Ziynetini yukarıda sayılanlardan başkasına göstermek haramdır.
Kadınlara erkekliği olmayan Hizmetçilere ziynet gösterilebilsede avret gösterilemez haramdır.
Demek oluyorki yukarıdaki akrabalarına gösterebilirler. Evlerinde yukarıda sayılan akrabalarının yanında süs eşyaları ve elbiselerini gösterebilirler.
Demek oluyor ki dışarıda süs elbisesi ve süs malzemelerini göstermezler. Dış elbiselerini giymek zorundadırlar. Farzdır.
Kadınlar ancak Kocalarına güzel ve alımlı, cilveli olmalıdır.
Başkalarına güzel ve cezbedici davranamaz.
Dış elbisesi ise çarşaf, manto ve türbandır.
Dış elbiselerini giymezseniz, Sizi her açık gördüklerinde günah yazılır.