
İKRAM FIKHI
İslam Neyse o ... Allah daima üstündür... Allahü Ekber !!!

İLAHİ İBADETİNİN YAPILIŞI
İlahi İbadeti önceden yapılmış ilahileri dinlemek veya söylemek suretiyle yapılır. İlahiler adı üstünde Allah' ın anılması için yapılmış olmalıdır. Başkasının veya başkalarının veya da başka şeylerin anıldığı müzikler ilahi değildir.
Başlıca İlahiler;
- Mustafa Demirci - Sultanım İlahisi
- Mehmet Emin Ay - 16 İlahi
- Mehmet Emin Ay - Beyaz Dilekçe İlahisi
- Dem Bu demdir İlahisi
- Mehmet Emin Ay - Kan Tutar İlahisi
Fıkıh bölümünde Vaaz/İlahi dinle sayfasında ilahiler dinlenebilmektedir.
İLAHİ İBADETİ
İlahi, Allah'ı veya çeşitli kutsal kişi ya da varlıkları övmek amacıyla bestelenen sözlü dinî şarkılar. İlahi kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir ve "Ey Tanrım!" anlamına gelmektedir.
İlahiler çok eski zamanlardan bu yana dinlerin ve inançların önemli bir parçasını oluşturmuştur. Her dinin ilahilere farklı bir bakışı vardır. Her dinin farklı ilahileri vardır. İlahiler bir dinin kutsal metinlerinin bir parçasını oluşturup, kutsi bir mahiyete sahip olabilir veya sadece o dine mensup kişilerin inandığı Tanrı veya tanrısal mefhumları övmek için inananlar tarafından yazılmış, kutsiyeti bulunmayan metinler de olabilirler. İlahiler çoğu dinde din eğitiminin önemli bir parçasıdır. Bazı dinlerde ve inançlarda ilahi söylemek bir tür ibadettir. Fakat, ilahi söylemek çoğu inançta belirli ibadetlerin sadece bir parçasını oluşturur.
İlahiler, Allah'ı övmek, O'na dua etmek ve en büyük aşkın O'na olan aşk olduğunu belirtmek amacıyla yazılmış, bestelenip belirli makamlarla okunan dini/tasavvufi halk edebiyatı nazım şeklidir. Türk müziğinde ilahi formu, Klasik Türk müziği formlarından biridir.
Dinî mûsiki terimi olarak ilâhi, din dışı Türk mûsikisindeki şarkı formu gibi gazel, koşma, rubâî, murabba, muhammes, müseddes vb. nazım şekilleriyle yazılmış güftelerin yine şarkı şemasına az çok benzer formdaki bestelerinin adıdır. Ancak ilâhilerde güftenin konusu kadar bestenin makam ve usulünde de dinî-tasavvufî duyguyu yansıtanlar tercih edilmiştir. Kural olarak hemen her makamda ilâhi bestelenebilirse de fazla tiz seslerde dolaşmayan ağır makamların çoğunlukta olduğu dikkati çeker. Güfte mecmuaları ve bazı repertuvarlar incelendiğinde ilâhilerin daha çok acem, acem-aşiran, bayatî, bestenigâr, dügâh, eviç, hicaz, hüseynî, hüzzam, ırak, mâhur, nevâ, rast, sabâ, segâh, uşşak, tâhir makamlarında bestelendiği görülür. İlâhi bestelerinde küçük usullerin yanında büyük usuller de kullanılmıştır. En çok kullanılan usuller sofyan, düyek, evfer, devr-i hindî, muhammes, çenber, evsat, devr-i kebîr, berefşan ve hafîftir.
İlâhiler, genellikle okundukları yere göre cami ve tekke ilâhileri diye ikiye ayrılmakla beraber bunların dışında değişik zaman ve mekânlarda okundukları da bilinmektedir. Meselâ güftesi Yûnus Emre’ye ait olan, “Ey enbiyâlar serveri / Ey evliyâlar rehberi / Ey ins ü can peygamberi / Ehlen ve sehlen merhabâ” mısralarıyla başlayan Zekâi Dede’nin uşşak ilâhisi, üç aylara mahsus olmakla birlikte mevlid ayında dergâhlarda yapılan kıyam ve devran zikirlerinde, güfte ve bestesi itibariyle tevşîh formunda bulunduğundan tevşîhli mevlidlerin başlangıcında mi‘rac bahrinden sonra, özellikle de merhaba bahrine girmeden önce okunurdu. Bu ilâhi ayrıca ramazan ayında, “Yâ merhabâ dost merhabâ / Mâh-ı mübârek merhabâ” veya, “Yâ elvedâ dost elvedâ / Şehr-i ramazan elvedâ” nakaratı ilâvesiyle teravih namazının ilk dört rek‘atından sonra veya namazlardan sonra minareden verilen temcîdlerde de okunurdu. Birden fazla kişi tarafından okunduğu için cumhur ilâhisi diye adlandırılan eserler ise tekke ve camilerde okunmaktaydı.
Meydan ilâhileri de denilen tekke ilâhileri zikrin çeşitli yerlerinde okunuşuna göre ayrı isimlerle anılmıştır. Zikrin ayakta devamı esnasında okunanlara kıyam ilâhileri, oturarak zikredildiğinde okunanlara kuûd ilâhileri, dönerek yapılan zikir esnasında okunanlara devran ilâhileri denmiştir. Ayrıca zikrin usulünü belirlemeye yarayan ilâhilere de usul veya zikir ilâhileri adı verilmiştir. Yûnus Emre’nin, “Aşkın ile âşıklar yansın yâ Resûlellah” mısraıyla başlayan ilâhisi Halvetîler’ce pek meşhur olan usul ilâhilerindendir. Halife olmaya hak kazanan dervişin başına tarikat tacı tekbir ve dualarla giydirilirken Yûnus Emre’nin, “Dervişlik baştadır tacda değildir” mısraıyla başlayan sabâ, segâh ve nikrîz makamlarında bestelenmiş ilâhisi zâkirler tarafından okunurdu. Bu törenlerde okunan eserlere hilâfet cemiyeti ilâhileri denilirdi.
Eskiden özellikle tekkelerde ve camilerde aylara göre seçilmiş ilâhiler okunurdu. Muharrem ayında Kerbelâ Vak‘ası’na, özellikle de Hz. Hüseyin’in şehâdetine, Ehl-i beyt sevgisine dair okunan ilâhiler muharrem ilâhileri veya kısaca “muharremiyye” adıyla anılırdı. Mevlid ayları denilen rebîülevvel ve rebîülâhir aylarında yapılan mevlid merasimlerinde mevlid tevşîhleri ve na‘tlar yanında güftelerinde Resûl-i Ekrem’e ait unsurların bulunduğu ilâhiler okunurdu. Halk arasında büyük ve küçük tövbe adlarıyla anılan cemâziyelevvel ve cemâziyelâhir ayları tövbe ve istiğfar zamanı olarak kabul edildiğinden güftelerinde bu konulara yer verilen ilâhileri okumak tercih edilmişti. İçinde regaib ve mi‘rac kandillerinin bulunduğu receb ve şâban aylarında bu aylara ait ilâhiler okunurdu. Ramazan ayında camilerde kılınan teravih namazlarının her dört rek‘atından sonra okunmaya mahsus eserler ramazan ilâhileri adıyla anılmıştır. Ramazanın ilk iki haftasında okunan ilâhilerin güfteleri, “Merhabâ yâ şehr-i ramazan” mısraıyla başlar veya bu mısra nakarat halinde tekrar edilirdi. Uğurlama geceleri denilen son iki haftada okunmaya mahsus olan ilâhilerde ise ramazanın sona ermesinden doğan hüzün terennüm edilir, “Elvedâ yâ şehr-i ramazan / Elvedâ ey mâh-ı mübârek” gibi mısra ve nakaratlara yer verilirdi. Şevval, zilkade ve zilhicce aylarında hac farîzasının kutsiyeti ve mukaddes yerlerin özlemini terennüm eden ilâhiler okunurdu. Tarikat mensupları ile meşâyihin cenazeleri, cenaze ilâhisi adı verilen ve güftelerinde dünyanın geçiciliğini, ölümü, âhiret hayatını konu edinen ilâhiler okunarak kaldırılırdı. Güfteleri Yûnus Emre’ye ait olan, “Ömür bahçesinin gülü solmadan” mısraı ile başlayan rast ilâhi ile, “Bir tahta yaratmışsın / Hâlim onda yazmışsın” beytiyle başlayan nevâ-uşşak ilâhi bu tür eserlerdendir.
Okuma çağına gelen çocukların mektebe gidecekleri ilk gün gerek evde gerekse âmin alayı denilen bir törenle evden mektebe kadar ilâhiler okuyarak götürülüşü esnasında okunmaya mahsus ilâhiler mektep ilâhisi diye anılmıştır. Yûnus Emre’nin, “Allah emrin tutalım / Rahmetine batalım” beytiyle başlayan ilâhisiyle, “Yâ ilâhî başlayalım ism-i bismillâh ile” mısraıyla başlayan besmele ilâhisi bunlara örnektir. Hâfızlık törenlerinde güftesinde Kur’an’dan, Kur’an öğrenmenin ve hâfızlığın faziletinden bahseden ilâhiler okunurdu. Güftesi Yûnus Emre’ye, bestesi Zekâi Dede’ye ait olan, “Ne bahtlı ol kişi ki okuduğu Kur’an ola” mısraıyla başlayan hüzzam ilâhi bunlardan biridir. Düğün gecesi damadın camiden eve getirilmesi sırasında tertip edilen nikâh alaylarında okunan eserler de damat veya nikâh ilâhileri adıyla anılmıştır. Düğün öncesinde yapılan kına merasimlerinde de kına ilâhisi olarak adlandırılan ilâhiler okunurdu. Annenin çocuk sahibi olmakla Cenâb-ı Hakk’a şükrünü, çocuğunu korumasını ve çocuğu hakkındaki duygularını ifade eden ilâhilere ninni ilâhileri denir. Bunların başında ve sonunda “hû hû hû Allah, lâ ilâhe illallah” gibi nakaratların yanında tekbir, tevhid, hamd, salâtüselâm ve besmelenin tekrarlanması ilâhilerin nakarat bölümlerini hatırlatmaktadır. Güftesi itibariyle Türkçe-Arapça, Türkçe-Farsça veya üç dilde birden yazılmış ilâhiler de bulunmaktadır.
İlâhi okumakla görevli kişilere genel olarak “ilâhici” adı verilir. Başta cami ve tekkeler olmak üzere medrese ve mektepler gibi çeşitli vakıf müesseselerinde dinî muhtevalı her türlü metni bestesi ve usulüyle okuyan imam, müezzin, na‘than, âyinhan, salâhan, tesbihhan, muarrif, muhammediyehan, zâkir ve zâkirbaşılar da birer ilâhici olarak kabul edilebilir.
İlâhileri genellikle makamlarına göre bir araya getiren “mecmûa-i ilâhiyyât” türü eserler taranarak tesbit edilen ilâhi formlarının başlıcaları şunlardır: 1. Tevhid. Allah’ın varlığı, birliği, esmâ ve sıfatı ile bunların çeşitli tecellilerini anlatan dinî manzumelere tevhid ilâhisi denir. Hem cami hem tekkelerde okunan bu ilâhiler tekkelerde kelime-i tevhid ve ism-i celâl zikri esnasında zâkirler tarafından nakarat kısımlarında “Allah, yâ Allah, hû Allah, illallah, lâ ilâhe illallah” gibi ibarelerle okunur. Güftesi Yûnus Emre’ye ait, “Taştı rahmet deryâsı / Gark oldu cümle âsî” beytiyle başlayan “illallah” nakaratlı hûzî makamında ilâhi bunlardandır. 2. Münâcât. Allah’a yalvarmak, O’ndan af ve mağfiret dilemek için yazılmış, cami ve tekkelerde besteyle okunan ilâhilerdir. Sözleri Yûnus Emre’ye ait, “A sultânım sen var iken (aman yâ hû) / Yâ ben kime yalvarayım” beytiyle başlayan manzume değişik makamlarda bestelenmiş bir münâcât örneğidir. 3. Na‘t. Hz. Muhammed’i övmek, yüceltmek, özelliklerinden bahsetmek, şefaatini dilemek gibi maksatlarla yazılmış na‘tlar camilerde namazdan önce na‘than, tekkelerde ise zâkir ve zâkirbaşılar tarafından zikrin başında veya aralarında bestesiyle yahut nisbeten serbest bir yorumla okunurdu. “Âftâb-ı subh-i mâ evhâ habîb-i kibriyâ / Mâhtâb-ı şâm-ı ev ednâ habîb-i kibriyâ” beytiyle başlayan Nazîm’in meşhur na‘tı birçok sanatkâr tarafından bestelenmiştir. 4. Tevşîh. Mevlid ve mi‘râciyye bahirleri arasında cumhur tarafından okunan, Hz. Peygamber’i konu almış ilâhilerdir. Güftesi Dede Ömer Rûşenî’ye ait, “Çün doğup tuttu cihan yüzünü hüsnün güneşi” mısraıyla başlayan, otuza yakın bestekârın bestelediği eser bunlardandır. 5. Mersiye. Ölen bir kimsenin meziyet ve özelliklerini ifade eden ve dar anlamda, Kerbelâ Vak‘ası ile burada Ehl-i beyt’in başına gelen üzücü olayları ve Hz. Hüseyin’in şehâdetini konu alan mersiyeler tekkelerde düzenlenen zikir meclislerinde mersiyehanlar tarafından, bestesiyle veya irticâlî olarak okunurdu. Sözleri Yûnus Emre’ye izâfe edilen, “Şehidlerin serçeşmesi enbiyânın bağrı başı / Evliyânın gözü yaşı Hasan ile Hüseyin’dir” matla‘lı manzume bu türün en sevilen örneklerindendir. 6. Durak. Tekkelerde yapılan zikir törenlerinin bir nevi dinlenme zamanı sayılabilecek aralarında okunmak üzere bestelenmiş, irticâlî denebilecek bir serbestlikte olan ilâhilerin adıdır. Allah’ın yüceliği, kudreti, azameti gibi konuları işleyen durakların terennüm kısımları bulunmaz. Bunun yerine cümle aralarında uygun yerlere “hak dost, dost, âh, hû, yâ hak” gibi lafzî terennümler yerleştirilir. 7. Savt. Tekkelerde zikir esnasında okunan, vahdet telkin eden güftelerden derlenmiş yeknesak ve kısa birkaç cümlelik ilâhilerdir. Güftesi Yûnus Emre’ye ait olan, “Şûrîde vü şeydâ kılan yârin cemâlidir beni / Âlemlere rüsvâ kılan yârin cemâlidir beni” beytiyle başlayan çârgâh beste Gülşenî savtı tarzına bir örnektir. 8. Nefes. Güfteleri çoğunlukla Bektaşî tarikatına mensup şairler tarafından yazılmış ilâhilerin genel adıdır. Umumiyetle âşık şiirinin özelliklerine sahip olan bu manzumeler, besteleri itibariyle saz şairlerinin veya onları taklit edenlerin, halk türkü ve şarkılarının üslûbunda, coşkulu, rindâne bir hava taşıyan eserlerdir. 9. Şuğul. Türk bestekârları tarafından Türk mûsikisi makam ve usulleriyle bestelenmiş Arapça güfteli ilâhiler için kullanılan bir terimdir. Büyük kısmı güfteleri itibariyle pek sade ve basit eserler olan şuğuller özellikle Kādirî, Rifâî, Sa‘dî, Bedevî ve Şâzelî tekkelerindeki zikirler esnasında okunurdu. Hatîb Zâkirî Hasan Efendi’nin, “Şefîu’l-halkı fi’l-mahşer / Muhammed sâhibü’l-minber” beytiyle başlayan pençgâh bestesi çok tanınmış şuğul örneklerinden biridir. 10. Kaside. Türk, Arap ve Fars şiirinde bir nazım şeklinin ve methiyenin adı olan kaside, mûsiki terimi olarak dinî şiirlerin cami ve tekkelerle bunların dışında düzenlenen dinî toplantılarda, okuyanın ses genişliği, mûsiki bilgisi ve kabiliyetine dayanarak irticâlen yaptığı seslendirmedir.
Türk din mûsikisinde ilâhilerin dışında kalmakla beraber bazı özellikleriyle ilâhi tanımı çerçevesine girebilecek mahiyette ve sözlerinin çoğu Arapça olan metinler şunlardır:
a) Tekbir. Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi tarafından segâh makamında bestelenmiş olup yaygın lafzı “Allahüekber Allahüekber, lâ ilâhe illallahü vallāhü ekber. Allahüekber ve li’llâhi’l-hamd”dir.
b) Salât (Salâ). Hz. Peygamber’e hürmet gayesiyle bilhassa tarikat büyükleri ve ulemâ tarafından çeşitli şekillerde tertiplenmiş, namaz gibi dinin en temel ibadetleri yanında, başta cami ve tekkeler olmak üzere çeşitli yerlerde yapılan törenlerde bazan bir kişi, bazan toplu halde okunan bestelenmiş övgü ve dua cümlelerinin hepsini içine alan bir terimdir. Özellikle Osmanlı kültüründe okundukları yer ve zamana göre bayram (cuma) salâsı, sabah (sabâ) salâsı, cenaze salâsı, salât-ı ümmiyye, salât-ı kemâliyye, salât-ı münciye gibi adlarla anılmıştır.
c) Temcîd. Üç aylarda recebin ilk gecesinden başlayarak ramazanın teravih kılınan son gecesine kadar, bazı uygulamalarda yatsı namazından çıkıldıktan, bilhassa ramazanda sahurdan sonra birkaç müezzin tarafından minarede topluca okunan, çoğu Arapça dua ve yakarışları ifade eden bir cami mûsikisi türüdür. Temcîdler şekil olarak Allah’a dua, senâ ve tâzim ile kelime-i tevhid, Resûlullah’a salâtüselâm, ekseriyetle Türkçe manzum bir münâcât ve aralarda okunan bazı kısa âyetlerden meydana gelmiştir.
d) Tesbih. Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut olan veya Hz. Peygamber’in öğrettiği hemen hepsi “sübhânallah” lafzıyla başlayan tesbih cümlelerinin, gerekse mutasavvıflarla ulemânın tertip ettiği, yine başında bu ibarenin yer aldığı mensur, manzum, yarı manzum, pek azının nâzımı ve tertipleyicisi belli, çoğu Arapça güftelerin ilâhi formunda bestelenmiş şeklidir. Ayrıca cemaatle kılınan farz namazlarda selâm verildikten sonra müezzinler tarafından ses mûsikisine dayalı olarak yürütülen, tesbih çekme ile duayı da içine alan ve kısaca “tesbîhât” adı verilen dinî merasim de bu çerçevede ele alınmalıdır. Aslında besteli olmayan, takip edilen makam seyri, icra tarzı ve tavır yönüyle tamamen müezzinlerin mûsiki bilgisi ve kabiliyetine dayalı bu geleneksel icraata Mehmet Suphi Ezgi “mahfel sürmesi” adını vermiştir.
Mevlevî ve Bektaşî tarikatı dışında kalan ve özellikle cehrî zikir yapan Halvetîlik, Kādirîlik, Rifâîlik, Sa‘dîlik gibi belli başlı tarikatlarla bunların şubeleri olan kollarda yapılan âyine “zikir” denilmektedir. Belli bir bestesi ve bestekârı bulunmamakla beraber ritim, nağme ve bazı ibarelerin güfte olarak tekrarına dayalı, belirli bir tavır içinde gelişerek kalıplaşmış bu form, icrası sırasında bulunulan durum, okunuş ritmi ve okunuş şekillerine göre “kıyam tevhidi, kıyam ism-i celâli, kuûd kelime-i tevhidi, murabba tevhid, kalbî ism-i hû, kalbî ism-i hay, perdeli ism-i celâl, düz kelime-i tevhid, ağır ism-i celâl, perde kaldırmak” gibi çeşitli adlar almıştır.
Okundukları yerler, edebî şekilleri, muhtevaları ve müzikal yapıları bakımından ilâhi diye bilinen eserlerle büyük ölçüde aynı özelliklere sahip olan, Türk din mûsikisinin büyük hacimli eserleri de bir anlamda ilâhi olarak değerlendirilebilir. Mevlevî tarikatının toplu zikri olan semâ törenlerinde mutrip heyeti tarafından okunup çalınmak üzere bestelenen Mevlevî âyinleri, Süleyman Çelebi’nin Mevlid adıyla bilinen Vesîletü’n-necât’ı, Kutbünnâyî Şeyh Osman Dede’nin mesnevi tarzında yazıp bestelediği Mi‘râciyye’si, daha çok Hz. Peygamber’in anne ve babasının özelliklerini konu alan, günümüzde icrası kalmadığından okuma tarzı, şekli ve bestesi hakkında bilgi bulunmayan regāibiyye, Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediyye’si bunlar arasında zikredilebilir.